12 Nisan 2014 Cumartesi

YEŞİLÇAM DERSHANESİ -1: KIBLE VS. HORTUM VS. DOKUZ IŞIK VS. VS.


 
- Kıbleeee!

- Hortuuum!

Sinemanın kuşkusuz toplumu aydınlatıcı bir misyonu var. Bu misyonu, sınıfta ders verir gibi yerine getiren filmlere ‘didaktik’, öykünün akışı içinde, seyircinin gözüne sokmadan yapanlara ‘başarılı’ diyoruz. Ben de seyrettiğim filmlerden çok şey öğrendim. Hatta, çocukluk yıllarından beri sıkı bir Türk filmi seyircisi olarak itiraf etmeliyim ki; hayata dair birçok şeyi Yeşilçam’dan öğrendim. Ve tabi ölüme de dair…


Defin işleminde, meftanın başının kıbleye gelmesi gerektiğini Davaro filminden öğrenenler kulübünde yalnız olmadığımı düşünüyorum. Filmi ilk ne zaman izledim ve bu kaideyi kaç yaşında öğrendim, hatırlamıyorum. Bu filmi izlememiş olsam bu bilgi ile hiç karşılaşmamış olabilirdim. Öte yandan akıllara şöyle de bir soru gelebilir: “Hocam, bunlar gerçek hayatta nerede karşımıza çıkacak?”

İnanmazsınız, benim karşıma çıktı!

Olay aynen şöyle cereyan etti:

Üniversite birinci sınıftayım… Millî şuura sahip her Türk genci gibi (biraz iddialı mı oldu ne? “Her” yerine “çoğu” mu desek? Şöyle yapalım… Milli şuura sahip birçok -ya da birkaç- Türk genci gibi) Alparslan Türkeş’in mezarını ziyarete gittim. Dürüst davranmak gerekirse; özel olarak gitmedim de geçerken uğradım. Başkent Öğretmenevi’nde Hocalı Katliamı konulu bir panel vardı. Çıkışta o gazla kendimi mezarın başında buldum.

Bilenler bilir, rahmetli Türkeş’in mezarı, kendi adını taşıyan parkın içindedir. Etrafında başka mezar da yoktur. Uzatmayalım… Kabrin başına vardım. O da ne! Mezarın başı kıbleye doğru değil! Hemen duruma el koydum ve o yakınlarda bulduğum görevli dayıyı, Davaro’ya dayanan tecrübelerim doğrultusunda uyardım:

- Mezarın başı kıbleye bakmıyor… Yaparken dikkat etmemişler mi acaba?

- Dikkat etmemiş olurlar mı? Pusulayla ölçüm yapıldı burada…

Ve öğrendim ki, “başı kıbleye gelecek” diye kastedilen, kafanın tepe noktası değil yüzüymüş. Merhum, uyur gibi sağa doğru yatırılırmış ve yüzü kıbleye bakarmış. Fazla ilgili dinlemiş olacağım ki, dayı, bunun üzerine bir de Yunus Emre öyküsü patlattı. Aydınlanmam tamam oldu.

Öykünün konusunu hatırlamıyorum. Öğretmenevi’ndeki panelden de aklımda pek bir şey yok. O günden bana kalan hisse, filmden öğrendiğimi gerçek hayatta pekiştirmek oldu.

 

Hikâye burada bitiyi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder